http://www.youtube.com/watch?v=gjRoNqTxDFkhttp://www.youtube.com/watch?v=GwWzFgKv4eQ http://www.youtube.com/watch?v=ffFpsTdGN0Y gamzelim - Blogcu


gamzelim

11/12/2007

Atatürk'le ilgili Müthiş Bir Anı

Atatürk'le ilgili Müthiş Bir Anı  
30 10 2007
 KAYNAK: VATAN GAZETESİ
'Sen benim yerimde olsan içmez miydin?'Cumhuriyet Bayramı'nı her zamankinden daha büyük bir coşkuyla kutlarken, yaşanmış müthiş bir olayı hatırlatmak istedik...

İŞTE O MÜTHİŞ ANI

Altlarında, Nuri Conker'in bir arkadaşının arabası vardı. Eylül sonu akşamı sonbaharın tadını çıkararak, Çekmece'ye doğru gidiyorlardı.

Birden Atatürk'ün gözleri akşam güneşi altında çift süren bir köylüye takıldı. Yaşlı bir adamdı bu. Sapanının sapına iyice yapışmış, toprakları yavaş yavaş deviriyordu. Fakat çiftin bir yanında öküz, bir yanında merkep vardı. Eşit güçlerle çekilmediği için sapan yalpa yapıyordu.


Atatürk şoföre durmasını söyledi.

İndiler. Köylüye seslendi:

"Kolay gelsin Ağa!.."

Köylü bu sese başını çevirmeden karşılık verdi:

"Kolay gelsin"

"İşler nasıl Ağa? Bu yıl mahsülden yüzünüz güldü mü?"

Köylü isteksiz konuştu:

"Tanrı'nın gücüne gitmesin bey, bu yıl yufkaydı mahsül. Kabahatin acığı bizde, acığı yukarda! Biz geç davrandık, yukarısı da rahmeti esirgedi."

"Bakıyorum, sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. Öküzün yok mu senin?"

"Var olmasına vardı ya, hıdrellezde vergi memurları sattılar."

"Hiç vergi memurları köylünün üretim aracını satar mı? Olmaz böyle şey! Muhtara şikayet etseydin..."

Köylü güldü:

"Muhtar başında deel miydi memurun, a bey?"

Atatürk dudaklarını dişleri arasında ezerek konuştu:

"Kaymakama gitseydin."

Köylü iyice güldü.

"Sen de benle gönül mü eyleyon beyim?" dedi.

Atatürk konuşmayı sürdürdü.

"E peki, İstanbul şuracıkta geleydin valiye anlataydın derdini... Onun işi bu değil mi?"

Köylü Atatürk'ün saflığına inanmış iyiden iyiye gülüyordu. Konuşmanın tadını çıkardığı için keyiflenmişti de biraz.

Kestirip attı:

"Bırak şu sağarı Allasen, biz onun buralardan gelip geçtiğini çok gördük. Yakasına yapışsak acep derdimizi duyurabilir miyiz?"

Atatürk sordu:

"Adın ne senin Ağa?"

"Halil... Köylük yerde sorsan, Halil Ağa derler..."

"Demek varlıklısın?.. Ağa dediklerine göre."

"Acık çiftimiz- çubuğumuz varken adımız ağa'ya çıkmış."

"Peki Halil Ağa, bu senin işin beni bayağı meraklandırdı. Benim bildiğime göre, bir çiftçinin üretim aracı elinden alınmaz. Sen aldılar diyorsun. Hadi kaymakam şöyle, vali öyle diyelim; e peki bir başvekil İsmet Paşa var bilir misin?"

"Bilmez olur muyum, beyim?"

"Tamam öyleyse, hemen her hafta İstanbul'a geliyor. Florya Köşkü'ne iniyor. Köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona... Herhalde çaresini bulurdu."

"Sen benim konuşmamdan hoşlaştın, gönül eyliyorsun. Ama bak şimci, tutalım gittim vardım, beni o kapıya koymazlar ya...Tutalım ki kodular, koskoca İsmet Paşa'mızı göstertmezler ya. Tut ki gösterdiler ya ona halimi nasıl yanacağım hele; o sağarın sağarı! Heç işitmez beni..."

Nuri Conker, lafa karışmak istedi, Atatürk bir hareketiyle onu durdurdu.

"E peki, bakalım bu dediğime ne bulacaksın!" dedi

"Atatürk koca yaz şuracıkta oturup duruyordu. Gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya!.."

Köylü iyice keyiflenmiş, gülüyordu.

"Sen ne diyorsun bey?" dedi.

"Mustafa Kemal Paşa Atatürk'ümüzün yüzünü görmek için Peygamber gücü gerek... Hem, tut ki gördük. Yiyip içmekten, işinden gücünden başını kaldırıp bizim öküzün arkasından mı seyirecek?.."

Halil Ağa, sigarasının son nefesini ciğerlerine doldururken, Atatürk'ten yeni aldığı sigarayı da kulağının arkasına yerleştiriyor, çiftinin başına gitmeye hazırlanıyordu. Konuşacak bir şey de kalmamıştı. Atatürk köylünün omuzuna elini koyarak, "Senden hoşlandım Halil Ağa" dedi.

"Bir gün köyüne de gelir, bir ayranını içerim. Açık yürekli bir
vatandaşsın. Ama yine de sana söylüyorum, hakkını kimsede bırakma ara!.."

Döndüler, arabaya bindiler. Halil Ağa, onları uğurladı.

"Meraklanma beyim, evelallah heç kimse bizim hakkımıza el değdiremez. Fakat bu, Devlet Baba'ya borçtur. Ödenmesi gerek... Otomobil hareket etti. Atatürk'ün canı sıkılmıştı.

"Bir uygun yerden dönelim, tadı kaçtı bu işin!.." dedi. Dönüş yolunda Atatürk konuşmuyor, sigara üstüne sigara yakıyordu. Yüzünde ince bir keder vardı.

"Yahu çocuk, şu Halil Ağa'nın vergi borcundan öküzünü satmışız, merkeple çift sürüyor, hala da 'Devlet Baba' diyor. Ne mübarek millet, bu millet!.."

Köşke döndüklerinde Atatürk yaverine emretti:

"Şimdi" dedi: "İstanbul'da ne kadar bakan, milletvekili varsa hepsini telefonla bulacaksın!..

Bu akşam kendilerini yemeğe bekliyorum. Ayrıca Vali Muhittin Üstündağ ile İsmet Paşa'yı bul, onlara da haber ver."

Yaver odadan çıktı. Atatürk, Nuri Conker'e döndü:

"Şimdi sen de arabayla çıkıp o Halil Ağa'ya gideceksin. Ona benim kim olduğumu söyleme. Tüccar, zengin bir adam filan dersin. 'Seni sevdi, sana öküz alıverecek' diye bir şeyler söyle, kandır. Kuşkulandırmadan al getir buraya."

O akşam Atatürk'ün sofrasında Başbakan İsmet İnönü, bakanlar, milletvekilleri ve İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ'dan oluşan yirmi beş konuk vardı.

Atatürk, "Bu akşam soframıza efendimiz gelecek" dedi. "Kendisine nasıl davranacağınızı çok merak ediyorum."

Bir süre sonra içeri başyaver girdi ve Atatürk'ün kulağına bir şeyler söyledi.

Atatürk "Buyursun!" dedi.

Başyaver kapıyı açıp da Halil Ağa, gündüz konuştuğu beyin sofranın başında oturduğunu, yanı başında da İsmet Paşa'nın yer aldığını görünce, şaşkınlıktan dona kaldı. Dizlerinin bağı çözülmüştü. Atatürk onu görünce ayağa kalktı. Arkasından tüm konukları da ayağa kalktılar. Atatürk son konuğunu, "Hoş geldin Halil Ağa" diye karşıladıktan sonra kendisini sofradaki konuklarına tanıttı:

"İşte beklediğimiz, Efendimiz" dedi.

Nuri Conker, Halil Ağa'yı Atatürk'ün sağ başına oturttu, kendisi de yanındaki sandalyeye geçti. Atatürk, sofradakilere, o gün köşkten Conker'le birlikte nasıl kaçtığını, Halil Ağa'yı, bir yanında öküz, bir yanında merkeple çift sürerken nasıl gördüğünü, sigara yakmak bahanesiyle nasıl kendisi ile konuştuğunu ayrıntılı bir şekilde anlattıktan sonra şöyle dedi:

"Şimdi gerisini Halil Ağa ile birlikte yanınızda tekrarlayacağız. Ben sorduklarımı baştan soracağım Halil Ağa da orada bana söylediklerini olduğu gibi tekrarlayacak."

Halil Ağa'ya döndü:

"Bak beri, Halil Ağa" dedi. "Sen bu akşam benim baş misafirimsin. Senin açık sözlülüğünü pek çok beğendiğimi bugün söyledim. Konuşmamızdan sonra sana hiçbir zarar gelmeyecek. Öküzünü de alacağım. Ama şimdi ben tarlada sorduklarımı baştan soracağım, sen de orada söylediklerini aynen tekrarlayacaksın. İşte soruyorum:

'Bakıyorum sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. Öküzün yok mu senin?"

Halil Ağa dudakları titreyerek Atatürk'ün ayağına kapanacak oldu. Atatürk önledi:

"Yoo, bak böyle şey istemem. Soruyorum cevap ver."

Soru - cevap valiye kadar aynen tekrarlandı. Sofradakiler, soluk almadan konuşmayı izliyorlardı. Ürkütücü sorulara gelmişti sıra. Atatürk sordu:

"Peki İstanbul şuracıkta, gideydin valiye, anlataydın derdini, onun işi bu değil mi?"

Vali Muhittin Üstündağ, Hali Ağa'nın ancak iki metre ötesinden kendisine bakıyordu. Nasıl desin? Ter basmıştı iyice, işi savuşturmanın yoluna kaçtı:

"Vali paşamızı biz görüp dururuz buralarda. Eteğine düşsek derdimizi duyurabilir miyiz ki..."

"Olmadı bu, Halil Ağa... Bana dediğin gibi, dosdoğru..."

"Böyle demedik mi beyim?.."

"Ya, ben mi yanlış anladım?.. Dur soralım bakalım Nuri'ye. Nuri,böyle mi dedi bize Halil Ağa?"

Nuri Conker karşılık verdi. "Hayır Paşam!.."

"Gördün mü?.. Demek aklında yanlış kalmış. Hani bir şey dediydin sen, vali neden duymazmış?.. Aynen bana söylediğin gibi söyle."

Halil Ağa kekeleyerek konuştu:

"Köylük yerinde bizim dilimiz sağar demeye alışmıştır, paşam" dedi. "Kusura kalma gayri..."

Atatürk gülmeye başladı:

"Diplomatsın ki, yaman diplomatsın, Halil Ağa... Ama şimdi diplomatlık sırası değil, doğruyu konuşacağız... Söyle bana, orada dediğin gibi..."

Halil Ağa gözünü yumup, başını yere eğdi:

"Şaşırmışım, ağzımdan yanlışlıkla 'Bırak bu sağarı' diye bir laf kaçırmışım..."

Sofrada gülüşmeler başlamıştı.

"Hadi buna da oldu diyelim. Geçelim gerisine:

"E, peki bir Başvekil İsmet Paşa var, bilir misin?"

Halil Ağa İsmet Paşa'nın yüzüne baktı ve gözlerini yere indirdi:

"Şanlı İsmet Paşamız bilinmez olur mu hiç? O bugüne bugün..."

Atatürk Halil Ağa'yı durdurdu.

"Bırak şimdi övgüleri" dedi. "Ben lafın gerisini getireyim:

Tamam öyleyse, hemen her hafta İstanbul'a geliyor, Florya Köşkü'ne iniyor, köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona. Herhalde
bir çaresini bulurdu."

Halil Ağa yine kaçamak yanıt verdi:

"Kapıya koymazlar ya bizi, koysalar da şanlı paşamıza öküzümüzü mü yanacağız!.."

Atatürk'ün sesi iyice sertleşti:

"Beni uğraştırma, Halil Ağa" dedi. "Erkek adam sözünü yalamaz. Ne dediysen, tıpkısını tekrarlayacaksın!.."

Halil Ağa ürktü, toparlandı. Başını yine yere gömüp konuştu:

"Şanlı Paşamıza da sağar dedikti ya..."

"Yalnız sağar değil, 'sağarın sağarı' değil miydi?"

Halil Ağa yere eğik başını acıyla salladı:

"Öyle dedikti paşam, doğrusun!.." diyebildi.

Atatürk, İsmet Paşa konusunda daha fazla ısrar etmedi, sözü kendine getirdi.

"Son soruyu sorayım şimdi" dedi. "Bunun da karşılığını ver, öküzünü al git."

"Koca yaz şuracıkta Atatürk oturmuyor mu? Gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya?"

"Hiç bırakır mı Aslan Paşam benim!.. Erip erişir de tarlama dek gelir, halimi dinler."

"Bırak bunları Halil Ağa, dediğini tekrarla." Halil Ağa birden diklendi.

Her şeyi göze almış insanların yiğitliği içinde doğruldu. Atatürk'ün gözlerinin içlerine bakarak konuştu.

"İşte bunu demem Paşam" dedi. "Ağzıma ataş doldur, işte bunu demem!"

Atatürk gülmeye başladı:

"Zorlatacak bizi bu Halil Ağa, laf anlamıyor." dedi. "Mustafa Kemal Paşa Atatürk'ümüzün yüzünü görmek için, Peygamber gücü gerek demiştin, yanılmıyorsam. 'Görsem de, işinden gücünden, yiyip içmekten başını kaldıracak da bizim öküzün arkasından mı seğirtecek' demiştin." Halil Ağa'nın gözlerinden yaşlar inmeye başladı. Taş kesilmiş, duruyordu. Atatürk konuşmasını içtenlikle sürdürdü:

"'Atatürk de işi içkiye vurmuş, sarhoşun biri' demeye getirdin ya fazla üstelemeyeyim" dedi.

"Şimdi bak beni dinle, Halil Ağa... Seni şu kadar üzmemin sebebi, şunu anlatmak içindi: Şu gördüğün altı bay hükümet... Yani, biri Başbakan, ötekiler de Bakan! Memlekete göz kulak olacak, işleri evirip çevirecekler diye bu makama getirilmişler. Bir kanun gerekti mi, bu baylar hemen
sıvanırlar, İsviçre'den mi olur, İtalya'dan mı olur, Fransa'dan mı, velhasıl neredense, bir kanun buluştururlar, Türkçe'ye çevirtirler, sonra basıp imzayı gönderirler Büyük Millet Meclisi'ne... Bu Millet Meclisi dediğim, şu altı baştan senin yanına kadar olan beyler. Kanun bunlara gelir. Bunlar da 'hükümet elbette incelemiş, gerekeni düşünmüştür, benim ayrıca zorlanmama gerek yok' derler ve kaldırırlar parmaklarını, olur sana bir kanun!.. Ama sonra bir vergi memuru gelir, vergi borcundan Halil Ağa'nın öküzünü çeker, satar... Halil Ağa da tarlasını bir yanda merkep, bir yanda öküz, ırgalana ırgalana sürmeye çalışır. Ama üretim düşermiş, ekim zorlaşırmış, kimin umurunda... Sonra ben bunları görürüm, içim kan ağlar, işitirim, tasalanırım! E, hakça söyle bakalım şimdi Halil Ağa... Sen benim yerimde olsan, efkar dağıtmak için, bunları bu beylerle konuşmak için
içmez misin? Ama sonra da Halil Ağa tutar, sana 'sarhoş' der..."

Halil Ağa'nın dili çözülmüştü:

"Öyle diyen yok haşa!.. Dinden çıkmak gibidir... Buldun mu bunu, hacısı da içer, hocası da içer..."

Atatürk sordu:

"Peki sen de içer misin?"

"Hiç bulunur da içilmez olur mu, Paşam?.. İçeriz ki, tıpkı şerbet gibi!.."

Atatürk hizmet edenlere işaret etti, kadehleri doldurttu. Kendi kadehini Halil Ağa'ya uzattı:

"Hadi bakalım Halil Ağa" dedi. "Sağlığına içelim."

Halil Ağa, "Koca Allah, benim ömrümden de sana pay düşürsün Paşam, sağlık düşürsün" dedikten sonra Halil Ağa, edeple başını kenara çevirdi, eline verilen kadehi bir yudumda boşaltıverdi. Yüzü kızarmış, gözleri parlıyordu. Ellerini dizlerinin üzerine koyarak Atatürk'e döndü:

"Yunan'ı denize döktün Paşam, bayrağımızı başucumuza diktin. Benim gibi bir köylü parçasını sofrana alıp içirdin, sana duaya bilem dilim dönmez ki... Nideyim ben şimdi? Bırak ki oh paşam, ayağını öpem..."

Halil Ağa Atatürk'ün ayağını öpmek için davranınca, Atatürk onu sıkıca tuttu ve bu hareketi yapmasını önledi. Halil Ağa bu kez, Atatürk'ün ellerine sarıldı, ellerini öpmeye başladı: "Bayrağımız gibi sen de başımızdan eksik olma inşallah! Sana her kim düşman ise, onun yeri senin ayağının altı olsun!.. Gayri bana izin, koca Paşam!.."

"Yemek yemedin!.."

"Yemek kolay... Meraklanır çocuklar, ben köyüme döneyim."

Atatürk Nuri Conker'e işaret etti.

Conker kalkıp Halil Ağa'nın yanına geldi, kalktı Halil Ağa, önce Atatürk'ü, sonra sofradakileri selamlayıp kapıya doğru edeple geri geri çekildi. Kapı kapandığı zaman Atatürk sofradaki öteki konuklarına döndü:

"Efendimizin halini gördünüz mü beyler?" dedi. "Devlet size böyle davransa, siz ne yaparsınız? Mübarek millet bu, adam millet bu... Şimdi bu adam milletin karşısında 'adam olmak,' bize düşüyor!.."

Sofrada kesin bir sessizlik vardı. Kimse gözlerini Atatürk'ten
ayıramıyordu:

"Halil Ağa'nın öküzünü satıp, üretimini aksatan kanunu ya biz yaptık ya da bizim yaptığımız kanun yanlış yorumlanarak Halil Ağa'nın öküzünü satıyor. İkisi de bence birbirinden farksız... Böyle bir kanun yaptıksa, memleket çıkarlarına aykırıdır. Nasıl yaparız, nasıl yapmışız bunu? Eğer yaptığımız kanun doğru da, yorumlaması yanlış oluyorsa, o zaman sormak lazım. Hükümet nasıl bir yönetim içindedir? Sonra unutmayın ki, olay İstanbul'da geçiyor. Bunun Van'ı var, Bitlis'i var, kıyı bucak ilçesi var; acaba oralarda neler oluyor? Bu çark iyi dönmüyor beyefendiler!.."

7/11/2007

renkli sonbahar

7/11/2007

Erguvan Zamani

Erguvan Zamani

26/10/2007

yaşanacak cennet

6/8/2007

hayalimdeki ev

bartında... - 4 / 8 / 2007

13/2/2007

kadir bostancı (daim dost)

23/12/2006

Şeytanın son icadı "Romantizm" 12/11/2006

Şeytanın son icadı "Romantizm" 12/11/2006

- Şeytanın son icadı "Romantizm"

     İki insanın birbirilerine duydukları sevgi belkide dünyadaki en güzel unsurlardan birisidir yalnız sizde benim gibi insanın dünyaya bu tür şeyler için gelmediğini düşünüyorsanız sizlere şunu söylmek istiyorum karşı iki cins arasında oluşan ilgi ve sevgi "aşk" diye tabir edilemez özellikle bu kelam son günlerde epey ağızlara sakız olmuş bir vaziyetteyken bana göre iki tür aşk vardır birincisi ilahi aşk ikincisi beşeri aşk ideolojisi, dini, amacı ne olursa olsun insan sevigye muhtaç bir varlıktır ama burada devreye girmek gerekir aşk bizim dünyaya geliş amacımız değildir keza beşer aşkı bir beşer için amaç olamaz ister müslüman ol hristiyan ol veya Musevi farketmez insanalara değer vermeleri onları sevmeli ve onların sevgisini kazanmak için uğraş vermeliyiz tabii kişiliğimizdende vazgeçmeden fakat bunlardan daha önemli unsurlarda olduğununu unutmamalılıyız.
      Şarkı ve şiir sözlerinde özellikle "aşk için ölmek" "aşk tek gerçek ondan sonrası yalan"  gibi saçma ötesi insaoğlunun geldiği mantıksızlık boyutunu gösteren kelamlar kullanılması beni fena halde üzüntü içinde bırakıyor bir delikanlının hayat amacını bir genç kız olarak görmesi ne kadar vehametli bir durum ama maalesef bu gün çoğu  delikanlı için durum böyle aynı zamanda genç kızlar içinde öyle sevgilisi terk etti diye hayata küsüp inihar etmeler bunlar erdemli insana yakışacak tavırlar değil ve belki uçuk bir teori ama bu tür olgular sadece gençlerin beyinlerini boş unsurlarla doldurmak isteyen kişilerin bilinçli bir çabası çünkü gençler aşk ve meşk peşinden koşmaktan bu dünyaya neden geldiklerini ve sorumluluklarını topyekün unutuyorlar iki cins arasında oluşan ilgi ve sevgi tarif edilemez güzelliketedir bilirim müthiş bir haz ve sevinç aynı zamanda yaşama sevinci verir fakat hakikat bu değildir dünyada milyonlarca insan ölürken ve yine dünyada kirli hesaplar planlar piz işler yapılırken her ideoljinin kendine göre amacı vardır her dinin bir amacı vardır ve insan erdemli bir varlıktır her millet her toplum kendine göre erdemlidir ve kendileri için istenen şeyleri yaparlar ancak hiç bir ideolji aşk taraftarı değildir aşk tarif edilmez bir sadkattir tüm benliğini adamaktır bir yaratılmış aciz kul diğer yaratılmış aciz kula kendini adayamaz ona muhtaç olamaz ona aşık olamaz onu yaşam gayesi haline getiremez onu ancak sevebilir sevgi ve aşk farklı kavramlardır ve aşk ancak Tanrı ya duyulabilir yaratıcıya çünkü sadece ona tam benliğini verebilirsin ve sadece o kusursuzdur. Onun için insanın duyduğu sevgi  her yönüyle abartılı olduğu takdirde zararlıdır ve Romantizm ister aşk olsun ister milliyetçilik ne olursa olsun şeytanın icadı olur..!

 

 

              stradigma.blogcu com                                             hiram mouse                                                     

18/12/2006

lütfen

Suudi Arabistan'a giden bir  arkadaş, beraber çalıştığı bazı  Arapların, Endonezya ve Filipinlerden getirtilen 5-6 yaşında kız çocuklarına parayla tecavüz ettiklerini duyunca, sinirlenerek onlara; siz Müslüman değilsiniz diye haykırmış. Karşısındaki  Arap, hiddetle  suratına doğru uzattığı beş parmağını göstererek "İslam'ın beş şartı var  ,biz bunları tam yaparız, biz TAM MÜSLÜMANIZ , çok sevabımız var , şimdi biraz da harcıyoruz demiş.

Geçenlerde TV'de, bir ulema konuşuyordu; Allah 1 sevabı 40'la çarpar, 1 günahı yalnız 1 günah sayar diyordu.

Demek ki Arap haklı; her gün 5 vakit namaz x 40 =200 sevap x365gün = yılda 73.000 sevap x 5 şartı da yerine getirse  = 365.000 sevap...
365.000 sevap  - 20 günah( senede ortalama 20 ırza geçme olsa )  = 364.980 senede sevap kalır. Bu Müslüman kardeşimiz  60 sene yaşasa 21.898.800 sevap biriktirmiş olur.

Türklerde  çocuk 7 yaşına kadar MELEK sayılır ve bir meleğe nasıl davranılırsa, öyle davranılırdı. Bu adet Kırgızlarda ve bazı Türk halklarında halen devam etmektedir.

Bize göre bunlar MELEKLERE tecavüz etmektedir. (Bu kadar sapık olup da bizden daha Müslüman olduklarını söyleyenlerden iğreniyorum...)

Türk İslam kültüründen rahatsız olan emperyalistler 150 senedir  Vehabi Müslümanlığını pompalamaktadırlar, ki  Vehabiler İngilizlerin kışkırtmaları ile Türkleri ve onlara ait ne varsa yok etmiştirler ve hala sahipleriyle beraber aynı işi yapmaktadırlar.

İslamın Beş şartı
1 - Kelime-i Şahadet getirirken Allah'ı  hissetmez ve anlamazsa, boşuna vakit kaybeder.
2 - Oruç tutarken, açları, çaresizleri hissetmezse aç kalmış olur.
3 - Namaz kılan doğru yolu bulup, hayır işlemezse, yalnız yatıp kalkmış olur,
4 - Zekât verirken, verdiği kimseyi inciten  günaha girmiş olur.
5 -Çevresinde muhtaç insanlar varken, onlara yardım etmeyip Hacca gidenler, bize düşmanlık yapan Suudi'leri zengin etmiş olur.
Bir yetimin başını okşamak, her durakta bin rekat namaz kılmaktan daha hayırlıdır. (MEVLANA)

Türk İslam Kültüründe  ;

SEVAP kazanmak; iyilik yaptığının  hayır duasıyla olur,
GÜNAH kazanmak; zarar verdiğinin  bedduasıyla olur.


BU METİN TÜM DÜNYADA ÇOCUK PORNOSU MADURLARI İÇİN BİR MUM YAKILARAK DOLASIP SİZE ULASTI.
HEDEF 1 MİLYON MUM.

BU RAKAMA ULAŞILDIĞINDA TÜM ÇOCUK PORNOSU SUNAN SİTELER KAPATILACAK.
BU OLAGAN ÜSTÜ HAREKETE  KATILMANIZ İÇİN ANNE BABA OLMANIZ GEREKMİYOR.


GELECEKTE SAHIP OLACAGINIZ ÇOCUKLAR İÇİN LÜTFEN BIR MUM DA SİZ YAKIN.

%70'İ (3) YASIN ALTINDAKİ ÇOCUKLARI AİLELERİNDEN ÇALINARAK; BU PİSLİGE ALET EDİLEN ÇOCUKLAR İÇİN BU MAİL'İ TANIDIĞINIZ, TANIMADIĞINIZ HERKESE YOLLAYIN.

ZAMAN KISITLI 31 ARALIK 2006 SON GÜN.



BİR MİLYONU GEÇMEK İÇİN SON BİR MUM.



LÜTFENN!!!

Prof.Dr. Ayşe Akın
Hacettepe Üniversitesi(Hacettepe University)
Tıp Fakültesi(Medical Faculty)
Halk Sağlığı AD.(Public Health Department)
06100 Sıhhiye/ ANKARA
TURKEY
Tel:312-3243975
fax: 312 3110072

11/12/2006

bunaldığında

ARADA BİR ÇOK BUNALDIĞINIZDA
    Bir zamanlar bir psikoloji kitabında okuduğum bir bölüm vardı...
    Hayatın ve getirilerinin kıymetini anlamak için tavsiye edilen bir metod vardı içinde..
    Deniyordu ki; "arada bir, çok bunaldığınızda, hayatın sizin için çekilmez hale geldiğini düşündüğünüzde kendinize 10 dakika ayırın ve kendi cenaze töreninizi düşünün"...
    Cümleyi ilk okuduğumda çarpılmıştım...
    Diyordu ki; " bunları düşündüğünüzde dünyadaki yerinizi, dünyayı terkettiğinizde oluşacak boşluğu, sevdikleriniz ve sizi sevenler için öneminizi anlayacaksınız... Özellikle insanların sizin için neler söyleyeceklerini, onlar için ne ifade ettiğinizi hissetmeye çalışın... O andan geriye dönme şansınız olmadığını, hayat denen kredinizin bittiğini ve onlara yanıt verme şansınız olmadığını düşünün...
    Tekrar sarılma, bir kez daha öpme ihtimalinizin bittiğini hissedin... Dünyadaki küslüklerin, ayrılıkların, kavgaların yanında bu acının ve geri dönülmezliğin korkunç çaresizliğini yaşayın... Bırakın canınız yansın, bırakın alevler içinde kavrulsun tüm ruhunuz... Orada, o musalla taşında düşünün kendinizi... Seyredin şu an çevrenizde olanların yüz ifadelerini... Akıllarından ve yüreklerinden geçen cümleleri hayal edin... Kitaba devam etmeden bıraktım kenara ve gözlerimi kapatıp aynen düşünmeye başladım... Eşimi, oğlumu, annemi, babamı, kardeşlerimi ve diğer tüm çevremi oturttum tek tek kendi cenaze törenimdeki yerlerine... birer birer yerleştirdim tabutumun çevresine hepsini... hayatımda çok nadir bu kadar canım yanmıştı... görüyordum işte "babaaaa..." diye ağlayan biricik oğlumu...
    Eşim kucağında "ağlayan emanetimle" ayakta durmaya çalışıyordu perperişan...Koca çınar babacığım, belli belirsiz dualar okuyordu, o gözümden Kardeşlerim, akrabalarım "çok erken gitti, doyamadı oğluna.."diyordu acıyan ses tonlarıyla... Ve dostlarım... Onlar da şaşkındı... Bazısı "daha dün birlikteydik, nasıl olur.." diyordu... Farkındalık önemli bir kavramdır psikolojide...Belki de hiç
    aklımıza gelmeyen ve gelmeyecek bir farkındalığı göstermek istemişti yazar... Canım oğlumun söyleyecek çok şeyi yoktu... Özleyecekti, yokluğumu hissedecekti..ağlayacaktı aklına geldikçe... Belki ölümün ne anlama geldiğini hissedecek yaşa gelinceye kadar sıradan bir üzüntünün ötesine geçmeyecekti duyguları... Sevgili eşim... Benim muhteşem hatunum... Nasıl dayanır bensizliğe O ki, benim için herşeyini feda edip koşmuştu bana... Hayatının tek adamı şimdi toprak olacaktı...Bir daha " Seni seviyorum " diyemeyecekti... Bir daha hevesle açamayacaktı çalan kapıyı... Ve her gelen gece bensizliğini haykıracaktı yüzüne... Her sabah da bensiz başlayacaktı koca gün... Ben o gün kurduğum o hayalle, canımın tüm yanmasına rağmen YENİDEN DOĞDUM...
    Bilgisayar diliyle "format attım hayatıma"...Sahip olduklarımın farkına vardım ve hala nefes alıyor olduğum için şükrettim... Gözlerimi açtığım anda o kötü ve acı sahne bitmiş, oyun perde demişti...Peki ya hayal değil de,gerçek olsaydı ve perde bir daha açılmamak üzere kapansaydı...
    İşte bu final bu yazıyı buraya kadar okumanıza değmiş olmalı... Belki gerildiniz, kötü oldunuz ama devamını getirirseniz buna değer bence... Ölümün kime ve ne zaman geleceğini Yüce Allah' tan başka bilen yok... İşte bu yüzden hazır yaşıyorken ve nefes alıyorken yapabileceklerinizi yapın, ertelemeyin...
    Bilerek - bilmeyerek kırdığınız kalpleri tamir edin... Sizi sevenlere ve sevdiklerinize daha fazla zaman ayırın... Ve en önemlisi;  

    VERDİĞİ -VERMEDİĞİ, ALDIĞI - ALMADIĞI HERŞEY İÇİN,         TEKRAR TEKRAR ŞÜKREDİN YÜCELER YÜCESi ALLAHA 

Can DÜNDAR

 

10/12/2006

2 şey

İŞTE FORMÜLLER KENDİNİZİ

TARTIP

DEĞERLENDİRİN

İki şey seni "vasıflı insan "yapar:
1 İradeye hakim olmak
2 Uyumlu olmak

İki şey sana "e değer" katar:
1 Hitabet ve diksiyon eğitimi almak
2 Anlayarak hızlı okumayı öğrenmek

İki şey seni geri bırakır:
1 Kararsızlık
2 Cesaretsizlik

İki şey seni kaşif yapar:
1 Vasıflı çevre
2 Birazcık delilik

İki şey senin ömür boyu boşa kürek çekmemeni sağlar:
1 Baskın yeteneğini bulmak
2 Cidden sevdiğin işi yapmak

İki şey başarının sırrıdır:
1 Ustalardan ustalığı öğrenmek
2 Kendini güncellemek

İki şey başarıyı mutlulukla beraber yakalamanın sırrıdır:
1 Niyetin saf (halis) olması
2 Ruhsal farkındalık

İki şey seni milyonlarca insanlardan ayırır:
1 Problemin değil çözümün parçası olmak
2 Hayata ve herşeye yeni (özgün,orijinal,farklı)bakış açısıyla
yaklaşabilmek.

İki şey gelişmeyi engeller:
1 Aşırılık (mübalağa,abartı,ifrat,tefrit)
2 Felaket odaklılık

İki şey çözüm getirir:
1Tebessüm (gülümseme,sırıtma veya kahkaha değil!)
2 Sükut (susmak)

İki şey"kalitesiz insan"ın özelliğidir:
1 Şikayetçilik
2 Gıybet,dedikodu

İki şey çözümsüz görünen problemleri bile çözer:
1 Bakış açısını değiştirmek
2 Empati yapmak (muhatabın yerine kendini koymak)

İki şey yanlış yapmanı engeller:
1 Şahıs ve olayları akıl ve kalp süzgecinden geçirmek
2 Kul hakkından korkmak

İki şey seni gözden düşürür:
1 Demagoji (laf kalabalığı)
2 Kendini ağıra satma (övme,vazgeçilmez gösterme vs ..)

ALINTIDIR

« Önceki — Sonraki »